Hidâyetül İhvân

Açıklama
Yazar
Yorumlar
Satış
Açıklama

Türkçeye ilk defa kazandırılan Nahçıvânî’ye ait Hidâyetül-İhvân adlı bu risâlede Vücûd, Vâcibu’l-Vücûd, Mârifetullah ve Rü’yetullah konularında felsefeci ve kelâmcılar, akıl konusuna yaklaşımları merkeze alınarak tenkit edilmiştir. Nahçıvânî kelâmcı ve felsefecilerin yanı sıra “doğru yola vâsıl olmadan” geçim elde etmek, dükkânı döndürmek, tebaa çoğaltmak, avam arasında zenginlik ve îtibar elde etmek maksadıyla “şeyhlik taslayan”ları da şiddetle eleştirmiştir. Nahçıvânî tenkit tarafı ağır basan bir mutasavvıf olmakla berâber kendisini “şöhretlerden ve âdetlerden sıyrılan, her zaman ve her hâl ü kârda kendilerine tecellî eden derviş” ve “fakirlerin hizmetçisi ve ayaklarının tozu” olarak tavsîf eder. Nahçıvânî âriflerden, mârifet ve tevhid yolunda sarsılmadan renkten renge girmeden temkin üzere sâbit, kınayanın kınamasından korkmayan şiddetli şekilde kendilerine saldıranların saldırısından çekinmeden kalplerinin kanını Allah yolunda akıtanlar olarak bahseder.

            Nahçıvânî eserinde çokça âyet zikretmesinin yanı sıra hadîslere de yer vermiş ve konuları âyet ve hadîsler müvâcehesinde işlemiştir. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu risâlede de vahdet-i vücûd görüşüne sâdık kalmıştır.  Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’den “hakîkat denizini harekete geçiren tarîkat sırlarını ortaya koyan Şeyh-i Ekber” diye bahseder ve Fusûsu’l-Hikem’inden nakiller yapar. Şeyh-i Kebîr dediği Sadreddin Konevî’nin Nusûs’unun yanı sıra Hz. Alî’den fakr konusunda, İbnü’l-Fârız’dan -ismini zikretmeksizin- aşk ve muhabbet konusunda birçok şiir nakleder.

Yazar

Ni'metullah Nahçıvân-î

 IX/XV. asrın sonları X/XVI asrın ilk çeyreğinde yaşamış olan zâhid, sûfî, ârif billâh, mutasavvıf, müfessir Baba Ni’metullâh b. Mahmûd Nahçıvânî Azerbaycan’ın Nahçıvan şehrinde dünyâya gelmiş, Şeyh Alvân, ‘Ulvânel-Akşehrî, Ni’metullah Baba, Ni’metullah Sultan ve Baba Ni’met gibi isim ve lakaplarla şöhret bulmuştur. Müellifin doğum târihi ile ilgili bilgiye kaynaklarda rastlanılmamaktadır. Vefat târihinden hareketle IX/XV. asırda dünyâya geldiğini öğrenmiş oluyoruz. Nahçıvânî’nin künyesinden anlaşıldığı üzere babasının ismi Mahmûd’dur; Bunun dışında ise soyu ve âilesi ile ilgili herhangi bir bilgiye sâhip değiliz. Son dönem kaynaklarında Türk olduğu belirtilmektedir. Nahçıvânî eserlerini ya Arapça ya da Farsça kaleme almıştır. Sâdece tercümesini sunduğumuz Hidâyetü’l-İhvân adlı risâlesinde “vücûd” ve “adem” kelimelerini tahlil ederken mezkûr kelimelere Farsça’da “hest” ve “nist”, Türkçe’de ise “var” ve “yok” denildiğinden bahsetmiştir. Müellifin yaşamış olduğu Nahçıvan, Tebriz ve Akşehir’in Türklerin meskûn olduğu bölgeler olması, Îranlı kaynakların kendisinden bahsederken -Îranlı olanları özellikle belirtmelerine rağmen-  kavmiyeti hakkında kayıt düşmemeleri müellifin Türk olduğuna delildir.

                Nahçıvânî’den bahsedilen eserlerde küçük yaşlarında müthiş bir öğrenme kabiliyetine ve sezgili bir zekâya sâhip olduğu belirtilmekle beraber hocaları hakkında bilgi bulunmamaktadır. Tahsilini muhtemelen Akkoyunluların kudretli sultanları Uzun Hasan (v. 895/1490) ve oğlu Sultan Yâkub (v. 895/1490) dönemlerinde Nahçıvan’da almıştır.  Nahçıvânî’nin 892/1487 senesinde Tebriz’de ölüm döşeğinde olan Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin halîfesi Halvetî şeyhi Dede Ömer Rûşenî’yi ziyâret ettiği bilinmekle berâber Nahçıvân’dan kaç senesinde Tebriz’e gittiği zikredilmemektedir. Nahçıvânî tefsirini telife Tebriz’de başlamış ve mezkûr eserini 902 Ramazan (1497) tamamlamış ve 904 Şa’bân (1499) II. Beyazıt (1482-1512) döneminde Tebriz’den ayrılıp Anadolu’ya göç etmiştir. 905/1500 senesinde Konya Akşehir’e yerleşerek uzun yıllar ilim, irfân ve halkı irşâd ile meşgûl olan mutasavvıf 920/1514 senesinde vefât etmiştir. Kâtip Çelebî Keşfu’z-Zünûn’da Bursalı Mehmed Tâhir Osmanlı Müelliflerinde Nahçıvânî’nin tefsîri hakkında bilgi verirken vefât târihi olarak 902 (1496) vermektedirler. Sonradan yapılan kabir taşında ise vefat tarihi 887 (1482) olarak yazılmıştır. Nahçıvânî 905 senesinde Akşehir’e yerleştiğine göre bu târihlerin yanlış olacağı açıktır. 992 (1584) senesinde Sultan III. Murad döneminde düzenlenen ve “Evkaf-ı Zâviye-i Baba Ni’metullah Nahçıvânî” isimli vakfiyeye göre “oğlu Mevlâna Hacı Ali Çelebi, zâviyenin mütevellî ve şeyhini nasb ve tâyin edecek, gerekli tâmir ve yenilemeler de kendisinin emri ve görüşü ile yapılacaktır. Bugün bu zâviyeden iz ve eser kalmamıştır.” Kabri Köyceğiz mahallesinde Akşehir deresine hâkim bir meylin üzerindedir. 1995’te Hayra Hizmet Vakfı Akşehir şûbesi tarafından yeniden düzenlenmiştir. 1268/1852 ve 1307/1889 tarihli kitâbelerden kabrin daha önce iki defa onarıldığı belirtilmektedir.

                 “Muhteşem bir üslûp güzelliğine sâhip” bir tefsir yazarı, “rabbânî ilimlerde mütebahhir” bir mutasavvıf, müfessir olan Nahçıvânî’nin hayâtı hakkında çok az bilgiye sâhip olmamız zikredilmeğe değer bir husustur. Bunun kanaatimizce iki sebebi vardır. Bu sebeplerden birincisi “Nakşibendî prensibi “toplum içinde halvet” (halvet der encümen)’i belirgin şekilde ihlâl etmek pahasına toplumdan çekilme ve inzivâya son derece meyilli”olmasıdır. Taşköprîzâde müellif hakkında “kendini gizlemeyi âdet edinmişti” (kâne yuhfî nefsehû) diye bahseder. Kendini gizlemesinin ikinci sebebi tefsirinde zikrettiğine göre zamânında fakîh diye geçinenlerin hîle yaparak rüşvet almaları, şeyhlik taslayanların servet ve şöhrete düşkün olmaları ve bu servet ve şöhretten yararlanarak ulü’l-emre karşı çıkmalarıdır. Şöyle ki, Nahçıvânî bu zikrettiğimiz vasıflarla mevsuf olup fakîh diye geçinen ve şeyhlik taslayanları şiddetle tenkit etmiştir. “Bu ümmetin asrımızda fakîh diye geçinenleri, - Allah onları perîşân etsin - bâtıl görüşleri ve çirkin hayalleri uğruna Muhammed (s.a.v)’e indirilen şerîatın hükümleri üzerinde hîle yapıyorlar. Bu hîleleri karşılığında rüşvet alıyorlar.”Zamânımızda kendisini görünüşte tasavvufa nispet edip de aslında şeytanın yardakçıları konumunda bulunan ve şeyhlik taslayan bâzı cahillerin âdet edindikleri gibi. Bunlar değişik hîle ve desîselerle haramları helâl, sakınılması gereken şeyleri mubah kılmak sûretiyle inançlarını bozduktan sonra zayıf yaratılışlı insanlardan dünyâlıklar almakta ve onları biriktirmektedirler. Sonra yığdıkları bu servet sebebiyle reislik ve yöneticilik iddiasında bulunuyorlar. Bu hal üzere bir müddet kaldıktan ve maiyetlerini artırıp, yukarıda zikrettiğimiz birtakım desîselerle kendilerine yardımcı ve destekçi bulduktan sonra otoriteye baş kaldırarak,ulü’l-emre ve ona itâata karşı ayaklanmaya yeltenmektedirler. Bu cümleden olmak üzere şehirleri tahrip ettiler, müminlere zarar verdiler, insanların mallarına ve nâmuslarına kastettiler ve zürriyetlerini esir ettiler. Buna karşılık kendilerini hak ve adâlet ehli, mârifet ve îman sâhibi, yakin ve irfan erbâbı olarak isimlendirdiler. Hâlbuki bu, açık bir ziyan ve büyük bir zulümdü.” Bu tenkitlerle Akkoyunlu sultanlarına karşı ayaklanan, şehirleri yakıp yıkan, Müslümanları öldüren, mallarını gasp eden Safevî âilesini ve yandaşlarını kastetmiş olabilir. Çünkü Nahçıvânî tefsîrini telife Tebriz’de başlamış ve mezkûr eserini 902 Ramazanında (1497) tamamlamış ve 904 Şa’bânında (1499) Tebriz’den ayrılıp Anadolu’ya göç etmiştir.

Nahçıvânî bütün bu şiddetli tenkitlerinin yanı sıra tefsîrinin değişik yerlerinde kendisininşöhret ve âdetlerden sıyrılan dervişlerin hizmetkârı olduğunu tevâzu ve mahviyet ifâdeleri içeren şu sözlerle tavsif eder: “Bütün kulların en hakîri olan bu hakîr ve fakîr,” ... fakîrlerin hizmetçisi ve ayaklarının tozu olan ben hakîr ve fakîr,”... Allah’a yemin ederim ki, bu fakîr ve hakîr ... bütün şöhretlerden ve âdetlerden sıyrılan, her zaman ve her hâl ü kârda kendilerine tecellî eden ve Hakk’ı bekleyen dervişlerin hizmetkârlarındandır.”

TARÎKATI

Nahçıvânî Tebriz’de tasavvufî eğitimini almış olan bir Nakşbendî şeyhidir. Fıkhen Hanefî mezhebine tâbi olup usûl ve fürû’da kâmil bir şahsiyettir. Müellifi bilinmeyen muahhar bir Silsile’de Ubeydullah Ahrâr’ın müridleri arasında zikredilmiş ise de bu kayıt diğer kaynaklarla tevsik edilmediğinden dolayı mûteber değildir. Nahçıvânî’nin Tebriz’de bulunduğu dönemde“Tebrîz’de bir Nakşbendî şeyhi olarak Sun’ullah Kûzekünânî (v. 929/1523) ve onun halîfesi Dervîş Ahî Hüsrevşâhî bulunduğuna göre Baba Ni’metullah Nahçıvânî tasavvufî eğitimini bu koldan almış olmalıdır. Nitekim yeni bulunan yazma bir Silsilenâme’de Derviş Ahî Husrevşâhî’nin müridleri arasında Mevlânâ Baba-i Nahçıvânî isminde bir şahıs bulunmaktadır ki muhtemelen Baba Ni’metullah Nahçıvânî’dir. Bu kaynağa göre, onun silsilesi Bahâeddîn Nakşbend’e şöyle bağlanır: Bahâeddîn Nakşbend (v.791/1389), Alâeddin Attar (v. 802/1400), Nizâmeddîn Hâmuş (v. 853/1449), Sa’deddîn Kaşgarî (v. 860/1456), Alâeddin Âbîzî (v. 892/1487), Sun’ullah Kûzekünânî (v. 929/1523), Dervîş Ahî Hüsrevşâhî (v. 937/1530), Mevlânâ Baba-i Nahçıvânî (v. 920/1514). Mürîd yetiştirdiğine dâir kaynaklarda bilgi bulunmamakla berâber, Akşehir’de bir zâviye kurduğuna göre bir miktar mürîd yetiştirmiş olması muhtemeldir.

Yorumlar

YorumlarYorum Yaz

Yorum Yaz

Satış

İthal Kâğıt  -  Flexi Kapak  -  20,00 TL  -  978-605-5457-46-4