İbn Arabi Müdafaası

Açıklama
Yazar
Yorumlar
Satış
Açıklama

İslâm medeniyeti ve irfan tarihimizde hiçbir sîmânın fikirleri ve şahsiyeti İbn Arabî’ninki kadar tartışılmış değildir. Eserleri, fikir ve talebeleriyle medeniyet tarihimize kolay silinemeyecek derin izler bırakan Şeyh-i Ekber, aynı zamanda kendisinden sonra gelen düşünürleri de keskin bir çizgiyle ikiye ayırmıştır. 

 
    İbn Arabî, başta Fusûsu’l-hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye olmak üzere muazzam bir hacme sahip külliyatında bulunan fikir ve ifadelerinden dolayı yüzyıllar boyunca zâhir ulemâsının tenkidinden kendisini kurtaramamıştır. Anlaşılamamak, taassup ve art niyetten kaynaklanan bütün iftira ve karalamalara rağmen yaşadığı dönemden itibaren kendisini seven, anlayan ve müdafaa eden kimseler de hep var olagelmiştir.
 
    Elinizdeki bu kitap, bir İbn Arabî hayranı olan büyük Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in emriyle onu müdafaa etmek için yazılmıştır. Sultan Selim’in İran Seferi dönüşünde yanında getirdiği âlimlerden olan Şeyh Mekkî tarafından Farsça kaleme alınan bu eserde, İbn Arabî’ye yöneltilen tenkit ve eleştiriler tek tek ele alınıp çözüme kavuşturulmaktadır. Osmanlı Devleti’nde yöneticilik görevlerinde bulunmuş önemli bir edîb ve âlim olan Mirzâzâde Ahmed Neylî tarafından Türkçeye tercüme edilen bu kitap, İbn Arabî literatürüne önemli bir katkı sağlamanın yanında bu büyük ârif hakkındaki eleştirilere verilen cevapları görme, eserlerindeki tenkide açık fikir ve ifadeleri anlayıp değerlendirme hususunda bir hazırlık işlevi görecektir.

Yazar

Ahmed Neylî

Ahmed Neylî Efendi (1084/ 1673–1674) tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası İstanbul kadılarından fazîlet sahibi bir zât olan Mirzâzâde Mehmed Efendi’dir. Bu yüzden Ahmed Neylî Mirzâzâde ünvanıyla tanınmaktadır. Tahsilini ciddi bir şekilde tamamladıktan sonra müderrrislik yoluna girmiş 1109/1697–98 tarihinden itibaren bir müddet ders vermekle meşgul olmuştur. Daha sonra kadılık mesleğine girmiş, 1129/1716–17 tarihinde İzmir, 1139/1726–27 tarihinde Mısır ve 1144/1731–32 tarihinde Mekke-i Mükerreme mevleviyetlerinde (yüksek kadılık) bulunmuştur. 1149/1736–37 tarihinde Anadolu kazaskeri olmuş ve 1150/1737-38’de bu görevinden azledilmiştir. Daha sonra 1154/1741–42 ile 1161/1748 tarihleri arasında Rumeli kazaskerlik vazifesi yapmış, daha zamanını doldurmadan hastalandığı için bu vazifeden 1161/1748 Rebîü’l-evvelî’nin yirmi dokuzunda istifâ edip, rebîü’l-âhirin on dokuzunda  (18 Nisan 1748) vefat etmiştir. Şeyhü’l-İslâm Âsım Efendi;

 

                                   “ Mirzâzâde Ahmed Neylî

                                     Sahn-ı Firdevsi eyledi mesken”

                                    (Mirzâzâde Ahmed Neylî

Cennet bahçesini mesken eyledi.)

 

beytini vefât tarihi olarak düşmüştür. Bu beyit mezar taşına nakşedilmiş değildir. Üsküdar’da Tunusbağı’ndan Selimiye’ye dönen caddenin sağ tarafında pederi yanında defnedilmiştir.

Neylî’nin çocuklarına (Neylî-zâde) denmiş, oğlu müderrislerden Mehmed Efendi, babasından bir sene sonra 1162/1748–49 tarihinde vefât edip yanına defnedilmiştir. Diğer bir oğlu ise Hamîd Mehmed Efendi olup kadılık görevlerinde bulunmuş, 1181/1767–68 tarihinde vefat etmiştir.

           

Şahsiyeti ve Edebî Kişiliği:

            Muallim Nâcî, Ahmed Neylî Efendi hakkında şu bilgiyi verir:

 

“Şâirlerin âlimlerindendi, iktidârı nisbetinde şöhret bulamayan şâirlerimizden sayılır. Neylî önceki şâirlerimizin pek çoğuna tercih edilir. Nadiren yetişen şâirlerimizden sayılır. Halk dilinde dolaşan bazı meşhur beyitleri “Lâedrî”nin olmak üzere telakkî edilir. Şiirleri toplansa “Divançe” denilmeyecek kadar büyük bir kitap teşkil eder.

            Tabiatı nâzik, güzel düşünür, münakkah söyler, sanatlı söyleyişe meyli ziyadece olduğu halde sözü câzibesiz düşmez. Zarîf konuşur, fikri bayatlamış kelimelerle ifadeden sakınır, lüzumsuz edâdan uzak dururdu.”

 

Muallim Nâcî az olmakla beraber bazı beyitlerinden dolayı onu İran mukallitliğine kaçmakla itham eder. Bununla beraber “Lâzım sana” redifinde söylenmiş olan gazellerin en güzellerinden birisinin Neylî’ninki olduğunu söyler. Ahmed Neylî Efendi de bunun farkında olacak ki, şu beyiti söylemiştir:

 

                                   “ Çek inân-ı rahş-ı kilki geçmesün i’câzı da

                                     Arsa-i ma’nâda Neylî hem-inan lâzım sana”

                                    (Neylî, kalem atının dizginini çek, i’câzı da geçmesin,

Mânâ arsasında sana atbaşı beraber olan arkadaş lâzım.)

 

            Bir gazelinden Gülşenî tarîkatına müntesib olduğu anlaşılmaktadır. Vefâtına yakın şu beyti söylemiştir:

 

                                   “ Gönlümi aldun ilâhî beni de al bâri

                                     Koyma gurbette gönülsüz bu ten-i bîmârı”

                                    (İlâhî, gönlümü aldın bâri beni de al.

Bu hasta vücûdu gurbette koyma.)

 

Şiirlerinden örnekler vermek gerekirse akılda kalan mısralardan bâzıları şunlardır:

           

                                   “Bir gün tükenir nâle-i bülbül Neylî

                                     Encâma irer mevsîm-i gül hâra da kalmaz.”

                                    (Neylî, bir gün bülbülün inlemeleri kesilir,

Gül mevsimi sona erer dikene de kalmaz.)

 

                                   “Gönül ağyâr içün incinme yâre

                                     Gül olmaz bâğ-ı âlemde dikensüz.”,

 

                                   “Nedür cürmüm? Dimiş hûbâna Neylî

                                     Alan siz gönlümi hem virmeyen siz.”

 

“Şîrler değme kemend-efgene nahcîr olmaz.”

                                    (Arslanlar değme avcı “kement-atıcı”ya av olmaz.)

 

                                   “Ey gönül keşmekeş-i âlem içün çekme elem.”

                                    (Ey gönül, dünya kavgası için elem çekme.)

 

                                   “Ne dil-rübûde olayduk, ne dil-rübâmız olaydı.”

                        (Ne gönlü kapılmış olaydık, ne gönül kapan sevgilimiz olaydı.)

 

            Eserleri:

Eserlerine dâir bilgiler hakkında Şâirler Tezkiresinde (Fatin Tezkiresi); “Arabî ilimlere dâir haylice tasnîfât ve te’lîfâtı ve nice nice nefis kitaplara selîs ifâdeli hâşiyeleri ve fıkıh kitaplarına müteallık altmış adet hayrât-ı amîmetü’l-berekâtı” olduğu yazılıysa da isimleri zikredilmemiştir.

Şeyh Mekkî

Tam adı Muhammed b. Muzafferuddin Muhammed b. Hamîduddin Abdullah’tır. Künyesi “Ebü’l-Feth” olup, daha çok “Şeyh Mekkî” ismiyle tanınmıştır. Hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgiye rastlayamadığımız için, nerede ve ne zaman doğduğunu bilmiyoruz. Ama kendi beyânından Nûreddin Abdurrahmân el-Câmî’nin talebesi olduğu ve onun hizmetinde bulunduğunu bildirmesinden bugünki İran topraklarında doğmuş ve Herat civarında yaşamış olmalıdır. Şeyh Mekkî’nin  “el-Cânibü’l-garbî fî halli müşkilâti’ş-şeyh Muhyiddîn İbni’l-Arabî” adlı eserinin tahkikli neşrini yapan Necîb Mâyil Herevî, vefat tarihi olarak h. 926/ m. 1519–1520 tarihini göstermektedir.

            Eseri “el-Cânibü’l-garbî”de verdiği bilgilerden Şeyh Mekkî’nin meşhur âlim ve Fusûsşârihi Mevlânâ Nûreddin Abdurrahmân el-Câmî’nin talebesi olduğunu öğreniyoruz. Muhtelif yerlerde “Şeyhimiz” ve “Bu hakîrin Şeyhi Mevlânâ Nûreddin el-Câmî” gibi ibarelerden onun talebesi olduğu anlaşılmaktadır. Herevî, Şeyh Mekkî Efendi’nin, Molla Câmî’ye Herat’ta hizmet ettiğini, onun yanında seyr-i sülûk yoluna girdiğini, ancak kendisinin Anadolu’ya gitmesinden sonra irtibatın kesildiğini söylemektedir. Bununla beraber Şeyh Mekkî, Câmî’nin eserlerini incelemeye devam etmiş ve onu kendisine mürşid olarak kabul etmiştir.

            Şeyh Mekkî Efendi’nin mürîd veya talebelerinin olup olmadığı, varsa bunların kimler olduğu hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Hayatı hakkında bilgi için araştırdığımız kaynaklarda kendisi hakkında bilgi bulunmaması veya kendisinden çok az bahsedilmesi, onun dikkat çekici bir etki alanının olmadığını düşündürmektedir. Bununla beraber İbn Arabî’yi müdâfaa etmek için pek çok âlim ve fâzıl içinden bizzat Yavuz Sultan Selim emriyle kendisinin seçilmiş olması da dikkate değer bir husustur.  Bu konuda, Şeyh-i Ekber’in eserlerini uzun yıllar boyunca tedkîk etmesinin de büyük payı olmalıdır.

 

Anadolu’ya gelişi:

                Kaynaklar; Osmanlı padişahı I. Selim (Yavuz)’in İran seferinde, Şah İsmâil Safevî’yi mağlup ettikten sonra geri dönüşte pek çok sanatkâr ve ilim adamını da bereberinde getirdiğini yazmaktadırlar. Yavuz Sultan Selim’den önce Fatih, II. Bayezid ve diğer hükümdarlar da fethettikleri yerlerden değerli sanatçıları ve bilim adamlarını payitahta getirmişlerdi.

                Ehl-i Hıref defterlerinden öğrendiğimize göre; 15. y.y ortalarında Otlukbeli Muharebesi’nden sonra İran ve Azerbaycan’dan bazı ilim ve sanat erbâbı Osmanlı Devleti’nin merkezine getirilmiştir. Zikredilen sanatkâr ve ulemânın pek çoğunun Osmanlı ülkesine kendi isteği ile geldiği belirtilmektedir. Bu dönemde Anadoluya gelen sanatkârların sayısı bin civarındadır.

 Şeyh Mekkî de büyük bir ihtimalle bu insanlarla beraber Osmanlı topraklarına gelmiştir. Edirne’de ikamet eden müellifimizin vefat tarihi doğru ise Yavuz Sultan Selim ile aynı yıl içinde vefat etmiştir. 

Yorumlar

YorumlarYorum Yaz

Yorum Yaz

Satış

İthal Kâğıt  -  Flexi Kapak  -  32,00 TL  -  978-605-5457-28-0