Sûfilerin Seyri

  • Kitap Adı: Sûfilerin Seyri
  • Alt Başlık: Mirsâdu'l-İbâd
  • Orjinal Adı: Mirsâdu'l-İbâd Mine'l-Mebde İle'l-Me'ad
  • Yayınevi: İlkharf
  • Yazar Adı: Necmuddîn-i Dâye
  • Kategori Adı: Tasavvuf
Açıklama
Yazar
Yorumlar
Satış
Açıklama

On üçüncü yüzyılda Moğol saldırılarının önüne katıp yerinden yurdundan ettiği ve Anadolu’ya sığınmak zorunda bıraktığı büyük âlimlerden birisi olan Necmuddîn-i Dâye’nin Farsça kaleme aldığı ve kendi ismi ile özdeşleşmiş en ünlü tasavvuf eserlerinden biri olan Mirsâdu'l-İbâd Mine'l-Mebde İle'l-Me'ad,  içindeki irfânî öğretilerin yanı sıra sahip olduğu edebî sebk ve şiir örnekleri açısından da son derece zengin bir kitaptır. 

                Eser 5 ana bölüm ve 40 ara fasıldan ibarettir. Dibacesinin mukaddimeye ayrıldığı kitabın ikinci ana bölümü insan ve dünyanın yaratılışı [Mebde] ile ilgilidir. Kitabın yarısına yakın kısmını içeren üçüncü bölüm tasavvuf inançları ile insanoğlunun yaşam ihtiyaçlarını konu edinmektedir. Dördüncü bölümde dört mevsimin mahiyeti ile birlikte insanların Ahiret [Mead] macerasına değinilmiştir. Kitabın beşinci ve son bölümünde ise Âdem’in yaratılışının yanı sıra padişah ve toplumun önde gelen şahsiyetlerinin dinî ve ahlakî vazifeleri tasavvufî bir bakış açısı ile ele alınmıştır. Her faslın başında konu başlığının altında konu ile ilgili Kur'an ayeti veya Hadis-i Şerif zikredilmektedir. Ardından önceliğin tasavvufî düşüncelere ayrıldığı yerler sembolik öğeler kullanılarak anlatılmakta, bu da eseri edebî açıdan son derece akıcı kılmaktadır. Kitabın değişik yerlerinde Ebû Said Ebu'l-Hayr, Hayyam, Senaî, Firdevsî, Gazzâlî, Aynü'l-Kudat Hamedanî, Baba Efzel-i Kaşânî, Cemâleddin İsfehânî gibi Fars şair ve mutasavvıflardan almış olduğu beyitlere yer verir. Şeyh Necmuddîn-i Dâye kendinden önceki dönemlerde yazılmış tasavvuf kitaplarını müphem ve anlaşılmaz bildiğinden o tür kitapları referans almamaktadır. Sadece bir kaç yerde Hucvirî’nin Keşfü'l-Mahcûb,  Mubidî’nin Keşfû'l-Esrâr, Ahmed Gazzâlî’nin Sevânih, Ebû Talib Mekkî’nin Kûtu'l-Kulûb, Mecduddîn Bağdâdî’nin Tesânif’inden ve aynı şekilde Esrârû't-Tevhid fî Makamât-ı Şeyh Ebu'l Said'den kaynak belirtmeden alıntılar yapmıştır.

Yazar

Necmuddîn-i Dâye

Müellif, Mirsâdu’l-İbâd’ın Hatimesi’nde tam adını “Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Şâhâver el-Esedî er- Râzeklinde zikreder. Buna göre künyesi Ebû Bekr, küçük adı Abdullah ve nisbesi Râzî’dir. “Dâye” ve “Necmuddîn” lakaplarıyla şöhret bulmuştur; kısaca “Necm-i Râzî” ve “Necm-i Dâye” adıyla bilinmekte dir. Muhammed Emîn-i Riyâhî, müellifin Mirsâdu’l-İbâd’dan başka Mermûzât-i Esedî ve Menârâtu’s- Sâ’irîn gibi kendi eserlerine, İbn Bîbî’nin El-Evâmiru’l-Alâ’iyye’si, Hamdullah-i Mustevfî’nin Târîh-i Guzîde’si ve Safedî’nin El-Vâfî bi’l-Vefeyât’ı gibi birinci elden kaynaklarda verilen bilgilere dayanarak tam adını ve nesebini “Necmuddîn Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Şâhâver b. Enûşirvân b. Ebi’n-Necîb el-Esedî er-Râzî” şeklinde tespit etmiştir.

               Müellif, kendi eserlerinde doğum tarihini bildirmemiş, tezkire yazarları da bu konudan söz etmemişlerdir. Yalnızca Fasîh-i Hâfî Mucmel-i Fasîhî’sinde ve Safedî El-Vâfî bi’l-Vefeyât’ında onun 573/1177 yılında dünyaya geldiğini belirtmişlerdir. Çocukluğu Rey’de geçen ve eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla, başta Arapça ve belâgat bilimleri olmak üzere yaşadığı çağda geçerli olan bütün aklî ve naklî bilimler konusunda iyi bir eğitim aldığı anlaşılan Necmuddîn-i Râzî, on altı on yedi yaşından, yani 590/1193 yılından itibaren, bir yandan ilim irfan elde etme, kişisel eğitimini, tasavvuftaki seyr ü sülûkünü tamamlama arzusu, bir yandan da o sıralarda Rey’de yaşanan mezhep çatışmaları ve şehrin Selçuklularla Harezmşahlılar arasında bir iktidar mücadelesine sahne olması nedeniyle doğup büyüdüğü topraklardan ayrılarak uzun yıllar sürecek olan seferlerine başlamış, hayatının son demlerine dek Hicaz, Mısır, Şam, Irak, Anadolu, Azerbaycan, Erran, Horasan ve Harezm bölgelerini dolaşmıştır. Mirsâdu’l-İbâd’daki “Bu zayıf, yaklaşık otuz yıldan bu yana dünyanın doğusundaki ve batısındaki şehirleri dolaşmaktadır.” şeklindeki ifadesi de bu durumu teyit etmektedir. 600/1203 yılında Şam’da ve Mısır’da ve aynı yıl hac farizasını eda etmek üzere Hicaz’da bulunduğu anlaşılmaktadır.

               Müellif, bu tarihten sonra zamanın ünlü şeyhlerine intisap etmek ve onların irşat halkasına katılmak amacıyla Harezm ve Horasan bölgelerine gitmiş, Harezm’de VI-VII/XII-XIII yüzyılın en etkili ve en önemli mutasavvıflarından, Kübreviye tarikatının kurucusu Şeyh Necmuddîn-i Kübrâ’nın hizmetine girmiş, Necmuddîn-i Kübrâ da onu, irşat etmek ve yetiştirmek üzere, kendisinin önde gelen halifelerinden Mecduddîn-i Bağdâdî’ye havale etmiştir. Böylece bir süre Harezm’de kalmış, daha sonra tasavvuf yolunun aşamalarını hızla kat ederek Horasan’da Mecduddîn-i Bağdâdî’nin hankahında dervişleri ve sâlikleri irşat etmekle meşgul olmuştur. Ne var ki Harezmşah sultanı Muhammed’in Kübreviye tarikatı mensuplarına sıcak bakmaması, dönemin önde gelen kelâmcı ve filozoflarından İmam Fahr-i Râzî ile Mecduddîn-i Bağdâdî ve Bahâ-i Veled arasındaki açık çekişme ve düşmanlık Harezm’de huzursuz bir ortam yaratmış, nitekim Mecduddîn-i Bağdâdî sultan tarafından öldürtülmüş (607/1210), Bahâ-i Veled ise ailesiyle birlikte Harezm’i terk etmek zorunda bırakılmıştır.

               Eş’arî anlayışa sahip mutaassıp bir sünnî olan ve özellikle Mutezile mezhebinin felsefe ağırlıklı görüşlerinin Harezm’de yayılmasından ve Harezmşah tarafından desteklenmesinden rahatsızlık duyan Necmuddîn-i Râzî, şeyhinin öldürüldüğü ve Harezmşah sultanının Abbasi halifesinin hilafetini hiçe saydığı bir ortamda daha fazla tutunamayacağını anlamış, oradan uzaklaşarak Rey ’e geri dönmüştür.

               Bu sırada 614/1217 yılında Harezmşah sultanı Alâuddîn Muhammed’in Moğol ordularının batıya doğru yöneldiğini bildiği halde ülkesinin güvenliğini düşünmeksizin Abbasi halifesi En-Nâsır Li-dinillâh’a saldırmak üzere harekete geçmeye hazırlanması üzerine, Cengiz Han 615/1218’de Otrar’a saldırmış, 616/1219’dan itibaren Harezm ’in ve Horasan ’ın bütün büyük ve önemli şehirleri birer birer Moğollara teslim olmuştur.

               Necmuddîn-i Râzî, 617/1220’den itibaren Moğol saldırıları şiddetini artırınca bir süre bekledikten sonra ailesini ve yakınlarını Rey’de bırakarak oradan ayrılmak zorunda kalmış ve Hemedan’a gelmiştir. Mirsâdu’l-İbâd’da bu konuya geniş bir şekilde değinen Necmuddîn-i Râzî, Irak ve Horasan’da bulunduğu sırada bazen seferde, bazen hazarda olduğundan çeşitli sıkıntılar, belalar ve fitneler yüzünden eserini tamamlama fırsatı bulamadığından, çünkü her gün gönlünü ve hatırını dağıtan bir belânın ve fitnenin baş göster diğinden, 617/1220 yılında Tatar kâfirlerinin kendi diyarlarına kadar ulaştıklarından, bundan önce kimsenin görmediği katliamlar yaptıklarından söz ederek İslâm ülkelerinin meliklerini ve sultanlarını bu belâyı def etmek üzere harekete geçmeye çağırır ve eğer böyle giderse yeryüzünde İslâm’dan ve Müslümanlıktan eser kalmayacağını söyler. Kendisinin bir yıl boyunca Irak diyarında sabrettiğini, bu fitnenin yatışmasını umarak beklediğini, bu uğurda nice sıkıntılara katlandığını, ancak ne bütün yakınlarını buradan götürmek imkânı bulunduğunu ne de yüreğinin hepsini birden felâketin eline teslim etmeye dayanmadığını, ama sonunda bıçağın kemiğe dayandığını bütün yakınlarını terk etmek ve sevdiklerini belâya teslim etmek zorunda kaldığını, 618/1221 yılı başlarında bir gece bazı yakınları ve dervişleriyle birlikte her türlü tehlikeyi göze alarak Hemedan’dan Erbil’e23 doğru hareket ettiklerini, bir süre sonra Moğolların Hemedan’a gelerek katliam yaptıklarını ve şehri yakıp yıktıklarını haber aldığını trajik bir üslupla anlatır.

               Bu güç şartlar altında Hemedan’dan ayrılarak inançlarını yaşayabileceği ve yayabileceği huzurlu bir ortam arayışına giren Necmuddîn-i Râzî, kendi vatanından umudunu kesince “ehl-i sünnet ve cemaatın” yaşadığı, bidat ve taassuptan uzak, emniyetin ve adaletin bulunduğu, geçimini temin edebileceği, din ve fazilet ehlinin kadrini bilen dindar bir padişah tarafından yönetilen bir ülke bulmak amacında olduğunu, araştırmaları sonucunda bu zamanda sıfatlara sahip tek ülkenin Anadolu diyarı olduğunu, hem halkının ehl-i sünnet mezhebinden hem de padişahının adaletli olduğunu işittiğini söyleyerek Selçuklu sultanlarından övgüyle söz eder ve henüz daha güvenli durumda bulunan Anadolu’ya doğru göç etmeye karar verir.

               Büyük bir şans eseri, Malatya’da bulunduğu sırada, Abbasi halifesi en-Nâsır Lidinillâh tarafından Selçuklu sultanı Alâuddîn Keykubâd (slt. 616-634/1219-1236)’ın tahta geçişini kutlamakla görevlendirilen ve görevini tamamladıktan sonra 618/1221’de Bağdat’a dönüş yolunda bulunan Şeyh Şihâbuddîn Ömer-i Suhreverdî ile görüşme fırsatı elde eder ve Mirsâdu’lİbâd’ın henüz tamamlanmamış bir müsvettesini Suhreverdî’ye sunarak okumasını sağlar. Eseri beğenen Suhreverdî, onu Anadolu’da kalmaya ve buradaki halkı irşat etmeye teşvik ederek Sultan’a hitaben onun hakkında bir tavsiye mektubu yazarak kendisine verir. Hemedan’dan ayrılışından yaklaşık altı ay sonra 618 Ramazan’ında (Ekim 1221) Diyarbakır ve Malatya üzerinden Kayseri’ye ulaşan Necmuddîn-i Razi, bir süre burada uzlete çekilerek Mirsâdu’l-İbâd’ın kendi dervişlerinin isteği üzerine kaleme aldığı ilk yazımını tamamlar.

               İki yıl sonra Sultan’ın huzuruna çıkarak onun adına yeniden düzenlediği ve 1 Receb 620 (4 Şubat 1223) Pazartesi günü yazımını tamamladığı Mirsâdu’l-İbâd adlı eserini Sivas’ta kendisine takdim eder. Mevlânâ’nın babası Bahâ-i Veled’i de himaye ederek Anadolu’ya yerleşmesini sağlayan Alâuddîn Keykubâd saltanatı boyunca ülkesini Moğol gailesinden uzak tutmayı başarmış, Anadolu’ya dışarıdan göçüp gelen âlimlere ve edebî şahsiyetlere daima kol kanat germiştir. İbn Bîbî’nin ifadelerinden Sultan’ın Necmuddîn-i Râzî’ye de sıcak davrandığı, onu maddî ve manevî olarak taltif ettiği anlaşılmaktadır.

               Bununla birlikte, Necmuddîn-i Râzî, mutasavvıf şeyhlerin Selçuklu topraklarında henüz sonraki dönemlerde olduğu kadar ilgi görmemesi yüzünden kitabını sultana takdim ettikten kısa bir süre sonra, çeşitli nedenlerle daha fazla orada duramamış, 621/1224’te Erzincan’a gitmiştir. Bu durumu Mermûzât-ı Esedî’de özetle şöyle anlatır: “Dindar dostlarımdan oluşan bir grupla birlikte 618/1221 yılında Diyarbakır yoluyla Anadolu’ya geldim. Üç yıl boyunca o topraklarda dolaştım durdum. Her şehirde bir süre kaldım... Buralarda din metaından başka her metaın rayiç olduğunu gördüm. Ehl-i yakin dışında her hilekâr ve müzevviri bu metaların alıcısı buldum. Şeriat ve tarikat erbabının pazarı kesat mı kesattı... Ama fitneciler, gıybet edenler ve gününü gün edenler kıymete biniyordu. Herkes değersiz, topraktan yapılmış boncukları alıyor, sedef incilere bakan olmuyordu... Bu diyardan iyice soğudum... Yine düşe kalka dostlarımla yola koyuldum... Kader bizi Erzincan’a attı. Ama oraya varınca, Erzincan halkını da öbürleri gibi buldum... Cehaletin karanlığı içindeydiler... Ancak iyice bakınca, benzerini hiçbir yerde görmediğim ve işitmediğim bir padişah gördüm.”

               Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Kayseri ve Sivas’ta aradığını bulama yan Necmuddîn-i Râzî, Erzincan halkından da beklediği ilgiyi ve iltifatı görememiş, son umudunu, bilginlere gösterdiği yakınlıkla tanınan Erzincan hakimi Alâuddîn Dâvûdşâh b. Fahruddîn Behrâmşâh’a (slt. 616-625) bağlamış, Mirsâdu’l-İbâd’ın bir özetini çıkararak Mermûzât-i Esedî der Mezmûrât-i Dâvûdî adıyla yeniden düzenleyerek kendisine takdim etmiştir.

               Necmuddîn-i Râzî’nin 618/1221’de Anadolu’ya gelişinden, üç yıl sonra Erzincan’a gidişine dek geçen tarih dışında Anadolu’da ne kadar kaldığı kesin olarak belli değildir. Ancak Râzî’nin, Dâvûdşâh’ın Alâuddîn Keykubâd’a baş kaldırması yüzünden meydana gelen olaylar yüzünden Erzincan’da tutunamadığı ve Anadolu’dan tamamen ayrılarak yaklaşık 621/1224 yılında Bağdat’a gittiği anlaşılmaktadır.

               Nesevî’nin Sîret-i Celâluddîn adlı eserinde bildirildiğine göre, Necmuddîn-i Râzî, Bağdat’ta bulunduğu sırada, 622/1225 yılında Abbasi halifesi Ez-Zâhir Bi-emrillâh’ın (slt. 622-623/1225-1226) saltanata geçişi sırasında Ruknuddîn-i Attâf adında bir elçiyle birlikte Tebriz’e Sultan Celâluddîn-i Harezmşah’ın yanına gider. Ruknuddîn elçi sıfatıyla Tebriz’de kalırken, Necmuddîn-i Râzî Harezmşah’ın elçisi Kadı Mucîruddîn ile birlikte Bağdat’a dönmüş, ancak Bağdat’a ulaştıkları sırada halife çoktan ölmüştür. Riyâhî’nin de belirttiği gibi sadece Nesevî’nin eserinde bulunan bu haberi doğrulayacak başka bir kaynak yoktur.

               Câmî, Nefahâtu’l-Uns’de Necmuddîn-i Râzî’nin Mevlânâ Celâluddîn ve Sadruddîn-i Konevî ile görüştüğünden bahsederek kısa bir hikâye anlatır. Ancak aralarında yaş farkı bulunan bu üç büyük sufi arasında böyle bir görüşmenin -özellikle Anadolu topraklarında gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda- Câmî’nin sözlerini teyit eden başka bir kaynak bulunmamaktadır.

               Hayatının geri kalan kısmını (622-654/1225-1256 yılları arasını) Bağdat’ta geçiren Necmuddîn-i Râzî, Menârâtu’s- Sâ’irîn ve Bahru’l-Hakâ’ik gibi sonraki eserlerini yaşadığı muhite uygun olarak Arapça yazmıştır. 654/1256 yılında Bağdat’ta vefat eden müellif34, Bağdat şehrinin dışında bulunan Şûnîziyye Mezarlığında Seriyy-i Sakatî ve Şeyh Cuneyd-i Bağdâdî gibi ünlü mutasavvıfların kabirlerine yakın bir yere defnedilmiştir.

Yorumlar

YorumlarYorum Yaz

Yorum Yaz

Satış

İthal Kâğıt  -  Karton Kapak  -  48,00 TL  -  978-605-5457-98-3